23 Temmuz 2014 Çarşamba

Hayalimdeki İş Hayatı

2011 yılında mezun oldum yaklaşık 2,5 yıldır iş hayatındayım ve durup durup şunu düşünüp bir çözüm bulmaya çalışırım. Sabah 06:15 te uyanıyorum, 06:30’da evden çıkıyorum. Akşam 19:30-19:45 arası eve geliyorum. Genç yetişkinin günde 8 saat uyuduğunu varsayalım. Bu durumda benim akşam saat 22:15’te uyumam gerekiyor. Saçmalık.

Böyle hayat geçer mi diyorum bazen ama bir alternatif gelmiyor aklıma. Yani loto çıkmadıkça sans eseri zengin olmadıkça bu hayatı yaşamaya mecburuz. (Ki çalışma saatlerine göre ben şanslı kişilerden sayılırım.)

Şimdiye kadar 3 farklı firmada çalıştım. 3 ünde de tek bir ortak yan vardı. Yönetimsel eksiklik. Şuanda dışarıdan gayet iyi bir izlenimi olan, kurumsal görünen bir firmada çalışıyorum. Ama işin içinde olunca görüyorsunuz o kadar çok gereksiz çalışan var ki. Yönetimsel eksiklik diyorum, çünkü yöneticilerimiz elemanını verimli kullanmayı bilmiyorlar. Ama hala yeni kişi almanın peşindeler. Benim yöneticim sürekli ikinci işiyle uğraşan, emekliliğini bekleyen ve benim ne işle uğraştığımla alakadar olmayan rahat biri. Belki çoğu kişinin hayalindeki müdürdür. Ama bu durum benim motivasyonumu mahvediyor.

Peki ideal işyeri nasıl olmalı:

Buna en güzel örnek tabiki de Google. Bu firmanın çalışanlarına sunduğu hokey pisti, basketbol sahası, bowling salonu gibi eğlence alanları, şirketi çalışması en zevkli iş yeri yapan unsurların başında geliyor.









Peki eğlenceli iş yerinden kasıt sadece bu mu? tabiki de değil. Burada eğlenceden kasıt zamanın göz açıp kapayıncaya kadar geçmesi. Bir işe kendini kaptırmak, işte aradığım özellik bu.

Mutluluk üzerine en çok araştırma yapan düşünürlerden birsi olan Mihaly Csikszentmihalyi, kardeşini gözlerken çok önemli bir saptamada bulundu: Profesör Csikszentmihalyi’nin kardeşi mineraller üzerine çalışıyordu. Bir gün kahvaltıdan hemen sonra eline bir kristal aldı ve mikroskobun başına geçerek incelemeye başladı. Bir süre sonra, çalıştığı odadaki gün ışığı azaldı, kristalin içini görmekte zorlandığını fark etti ve “Her halde bir bulut güneşi kapattı.” diye düşünüp gökyüzüne baktığında güneşin batmış olduğunu fark etti: Göz açıp kapayıncaya kadar akşam olmuştu!

Csikszentmihalyi bu durumu, “insanın kendini akışa bırakması” olarak tanımlıyor. (Flow)

Csikszentmihalyi, insanların kendilerini bir işe ,zamanı unutacak kadar-,vermeleri için, bu işin:

• Yeni bir şey tasarlamaya, keşfetmeye ve öğrenmeye fırsat tanıması,

• Kendi kişisel hedeflerinden daha büyük bir anlam içermesi,

• Kişiye hâkim olma/otonomi duygusu vermesi

• Kişinin kendisini değerli hissedeceği ve becerisini göstermesine imkan sağlaması
gerektiğini söylüyor.

Kendilerini yaptıkları işin akışına kaptıran insanların, bu işin her saniyesinden zevk aldıkları ya da her aşamasında çok eğlendikleri gibi bir çıkarım yapmak doğru olmaz. Aksine bu işlerin yapılması çok zor olabilir, ama yine de bu insanlar yaptıkları işten yoğun bir tatmin alırlar, çünkü her zorluğu aşmak onları hedefe bir adım daha yaklaştırır.

Csikszentmihalyi‘ye göre Akış, ruh ve bedenin bir bütün oluşturduğu, zaman ve mekan algısının bulanıklaştığı, çok özel bir şeyler yaratıldığı duygusunun hakim olduğu, müthiş bir içsel tatmin duyulan anlardır.

Daniel Pink, insanların “ işin kontrolünü ellerinde tutukları, yaptıkları işte ustalık kazandıkları ve çalıştıkları ortamdaanlam buldukları” takdirde yaptıkları işe bağlandıklarını söylüyor.

Maalesef birçok işletme, çalışanlarda bu olumlu duyguları yaratamıyor. “Pazartesi sendromu” denen ruh durumu, negatif enerji yüklü bir ortama girme korkusundan başka bir şey değildir.

Umarım bir gün şevkle çalışacağım, bu tanımlara uyan süper firmaların birinde bir iş bulabilirim. Bu tür firmaların Türkiye koşulları içerisinde sayılarının ne kadar az olduğunu düşününce olasılık oldukça azalıyor tabi.

Hayat kötü bir işte çalışmak için çok kısa.

(kaynak www.temelaksoy.com)










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder