Selamlar
Malum her Türk kızı gibi benim de göbek ve benzeri kısımlarda yağlanma problemim var. Azcık etine dolgunum. Yemek yemeği deli gibi seviyorum böyle muhabbeti açılınca elim ayağım titriyor o derece.
Haziran başında dedim ki bu böyle gitmez. Hadi kışın ceketle bol kazakla onla bunla kapatıyorduk fazlaları, yaz geldi başladık aa sen kilo mu aldın laflarını duymaya. Öte yandan güzel yemeklerden de vazgeçemiyorum. Dünya için küçük kendim için devrim niteliğinde bir adım atarak spor yapmaya karar verdim.
İlk başta düşüncem şuydu. Tembelim ya her gün uyandığımda 30 mekik çeksem yeter herhalde dedim. Faydalı olup olmayacağı konusunda sporcu olan bir arkadaşa danıştım. Cevabını aktarıyorum. "Daha büyük ve kaslı göbeğin olsun istiyorsan sadece mekik çek."
Bu cevap beni bi titrettikten sonra farklı bir spor anlayışına yönelmemi sağladı.
İlk olarak beden ölçülerimi ve kilomu bir yere kaydettim. Bel çevresi, göğüs altı ve kalça çevresi benim performans göstergelerim. Fabrikalarda çalışan arkadaşlar anlar KPI larımı belirledim.:)
Hatta size utanmadan çekinmeden net rakamlar vereyim:
Boy 160 cm
Kilo 56 kg
Bel 83 cm
Göğüs altı 88 cm
Kalça 99 cm
Daha sonra başladım Interval koşuya başlamaya.
Peki nedir bu Interval antrenman
Çok kısa süreli, maksimum eforla yapılan bir kaç kasılma ve ardından yine oldukça kısa bir dinlenme periyodu ile yapılan çalışma tarzına Interval antrenman denir.
Yani az vakti olanlar için biçilmiş kaftan. Günde sadece yarım saatinizi haftada 3-4 gününüzü bu antrenmana ayırarak gözle görülür sonuçlar elde edeceksiniz. Bu dediğin antrenman şeklini eğer koşamıyorsanız yürüyüşle de yapabilirsiniz.
Ben bu antreanmanı şu şekilde uyguladım.
4-5 dakika tempolu yürüyüş
1 set:
2-3 dakika orta tempo koşma
1 dakika çok hızlı koşma
2-3 dakika orta tempo koşma
2-3 dakika tempolu yürüyerek soğuma
Üstte belirttiğim 1 seti toplam 3 set olmak üzere gerçekleştirin ve antreanmanızı 4-5 dakika tempolu yürüyüşle bitirin. Antrenman sonunda yapacağınız açma germe hareketleri sizi çok rahatlatacak.
Bu antrenmanda her ay seti 1 artırabilirsiniz ama 45 dakikayı geçmemeye çalışın.
1 ayın sonunda bendeki iyileşmeler şunlar oldu:
2 kilo verdim (54 kg)
Bel çevremden 5 cm gitti (78 cm)
Kalça (96 cm) ve göğüs altından (85 cm) 3 er cm giderek toplamda 11 cm incelmiş oldum.
Daha ne oh miss. Şimdi 2. ayıma girmiş bulunmaktayım, bakalım istediğim ölçülere gelebilecek miyim?
Aklıma gelenleri, aklımda olmayıp başıma gelenleri, gördüklerimi, bildiklerimi, duyduklarımı, bilmeden yorum yaptıklarımı paylaştığım doğrudur. Anlayamazsınız!
28 Temmuz 2014 Pazartesi
23 Temmuz 2014 Çarşamba
Şeker Tadında Filmler
Yine bir film yazımla karşınızdayım.
Geçen Kabus Tadında Filmlerden bahsetmiştik, içimizi
karartmıştık, bugün de insana huzur veren tebessüm ettiren filmlerden
bahsedeceğim.
Bu listemin ilk sırasında kesinlikle bu konuda tek geçtiğim
bir film
Big Fish (IMDB:8/10)
Etrafınızda hikayeler uydurup anlatmayı seven bir yakınınız
var mı? Eğer varsa bu film tanıdık gelecek.
Tartışmasız Tim Burton’un en iyi filmlerinden olan Big Fish benim
için mutluluk filmi. Adam bu filmi çekerken resmen, mutluluğun resmini çizemem
ama filmini yaparım demiş. Bir baba oğul ilişkisinin konu aldığı film insanda
adeta terapi etkisi yaratmakta.
About Time (IMDB:7.8/10)
Yine bir baba oğul ilişkisi, film boyunca hem yüzünüzde bir
sırıtma hem de gözlerinizde hüzün olacak.
Dikkat bu film keşke bende de olsa dediğimiz fantastik
öğeler içerir.
Garden State (IMDB:7.6/10)
Müzikleri öpülesi film.
Ev ve memleket filmi, nedensiz bir mutluluk hali
barındırıyor.
Forrest Gump (IMDB:8.8/10)
Şeker gibi bir adamın şeker gibi filmi. Saf ve temiz bir
başarı hikayesi.
Intouchables (IMDB:8.6/10)
Gerçek bir olaya dayanması
ve filmin sonunda gerçek kahramanlarını göstermesi filmi daha da çekici
kılıyor. Bu filmde boyundan aşağısı felç olan bir adamın bakıcısı sayesinde
hayata tutunma hikayesini göreceksiniz.
Amelie (IMDB:8.5/10)
İsmini bir türlü okuyamadığımız Fransız filmi. Film tatlı
bir kız ve sevdiği adama ulaşmak için kurguladığı oyunlar üzerine. İyi aklıma
geldi bir daha izleyeyim.
Life of Pi (IMDB:8.1/10)
Bu film muhteşem görsel sahnelerinden dolayı Allah Rızası
için ses sistemi ve 1040mp de projektörle duvara yansıtarak izlenmeli. Film vahşi
bir hayvanla bir adamın arasında oluşan dostluğunu içerir.
Soul Kitchen (IMDB:7.3/10)
Bir Fatih Akın filmi. Pazartesi sendromuna karşı Pazar günü
izlenecek tatlı ve huzurlu bir film. Güzel
müzikler içeren bir film.
Huzur dolu filmler dendiğinde ilk aklıma gelenleri sizlerle paylaştım. Umarım en kısa zamanda izlersiniz. İyi seyirler.
Hayalimdeki İş Hayatı
2011 yılında mezun oldum yaklaşık 2,5 yıldır iş hayatındayım ve durup durup şunu düşünüp bir çözüm bulmaya çalışırım. Sabah 06:15 te uyanıyorum, 06:30’da evden çıkıyorum. Akşam 19:30-19:45 arası eve geliyorum. Genç yetişkinin günde 8 saat uyuduğunu varsayalım. Bu durumda benim akşam saat 22:15’te uyumam gerekiyor. Saçmalık.
Böyle hayat geçer mi diyorum bazen ama bir alternatif gelmiyor aklıma. Yani loto çıkmadıkça sans eseri zengin olmadıkça bu hayatı yaşamaya mecburuz. (Ki çalışma saatlerine göre ben şanslı kişilerden sayılırım.)
Şimdiye kadar 3 farklı firmada çalıştım. 3 ünde de tek bir ortak yan vardı. Yönetimsel eksiklik. Şuanda dışarıdan gayet iyi bir izlenimi olan, kurumsal görünen bir firmada çalışıyorum. Ama işin içinde olunca görüyorsunuz o kadar çok gereksiz çalışan var ki. Yönetimsel eksiklik diyorum, çünkü yöneticilerimiz elemanını verimli kullanmayı bilmiyorlar. Ama hala yeni kişi almanın peşindeler. Benim yöneticim sürekli ikinci işiyle uğraşan, emekliliğini bekleyen ve benim ne işle uğraştığımla alakadar olmayan rahat biri. Belki çoğu kişinin hayalindeki müdürdür. Ama bu durum benim motivasyonumu mahvediyor.
Peki ideal işyeri nasıl olmalı:
Buna en güzel örnek tabiki de Google. Bu firmanın çalışanlarına sunduğu hokey pisti, basketbol sahası, bowling salonu gibi eğlence alanları, şirketi çalışması en zevkli iş yeri yapan unsurların başında geliyor.
Peki eğlenceli iş yerinden kasıt sadece bu mu? tabiki de değil. Burada eğlenceden kasıt zamanın göz açıp kapayıncaya kadar geçmesi. Bir işe kendini kaptırmak, işte aradığım özellik bu.
Mutluluk üzerine en çok araştırma yapan düşünürlerden birsi olan Mihaly Csikszentmihalyi, kardeşini gözlerken çok önemli bir saptamada bulundu: Profesör Csikszentmihalyi’nin kardeşi mineraller üzerine çalışıyordu. Bir gün kahvaltıdan hemen sonra eline bir kristal aldı ve mikroskobun başına geçerek incelemeye başladı. Bir süre sonra, çalıştığı odadaki gün ışığı azaldı, kristalin içini görmekte zorlandığını fark etti ve “Her halde bir bulut güneşi kapattı.” diye düşünüp gökyüzüne baktığında güneşin batmış olduğunu fark etti: Göz açıp kapayıncaya kadar akşam olmuştu!
Csikszentmihalyi bu durumu, “insanın kendini akışa bırakması” olarak tanımlıyor. (Flow)
Csikszentmihalyi, insanların kendilerini bir işe ,zamanı unutacak kadar-,vermeleri için, bu işin:
• Yeni bir şey tasarlamaya, keşfetmeye ve öğrenmeye fırsat tanıması,
• Kendi kişisel hedeflerinden daha büyük bir anlam içermesi,
• Kişiye hâkim olma/otonomi duygusu vermesi
• Kişinin kendisini değerli hissedeceği ve becerisini göstermesine imkan sağlaması
gerektiğini söylüyor.
Kendilerini yaptıkları işin akışına kaptıran insanların, bu işin her saniyesinden zevk aldıkları ya da her aşamasında çok eğlendikleri gibi bir çıkarım yapmak doğru olmaz. Aksine bu işlerin yapılması çok zor olabilir, ama yine de bu insanlar yaptıkları işten yoğun bir tatmin alırlar, çünkü her zorluğu aşmak onları hedefe bir adım daha yaklaştırır.
Csikszentmihalyi‘ye göre Akış, ruh ve bedenin bir bütün oluşturduğu, zaman ve mekan algısının bulanıklaştığı, çok özel bir şeyler yaratıldığı duygusunun hakim olduğu, müthiş bir içsel tatmin duyulan anlardır.
Daniel Pink, insanların “ işin kontrolünü ellerinde tutukları, yaptıkları işte ustalık kazandıkları ve çalıştıkları ortamdaanlam buldukları” takdirde yaptıkları işe bağlandıklarını söylüyor.
Maalesef birçok işletme, çalışanlarda bu olumlu duyguları yaratamıyor. “Pazartesi sendromu” denen ruh durumu, negatif enerji yüklü bir ortama girme korkusundan başka bir şey değildir.
Umarım bir gün şevkle çalışacağım, bu tanımlara uyan süper firmaların birinde bir iş bulabilirim. Bu tür firmaların Türkiye koşulları içerisinde sayılarının ne kadar az olduğunu düşününce olasılık oldukça azalıyor tabi.
Hayat kötü bir işte çalışmak için çok kısa.
(kaynak www.temelaksoy.com)
Böyle hayat geçer mi diyorum bazen ama bir alternatif gelmiyor aklıma. Yani loto çıkmadıkça sans eseri zengin olmadıkça bu hayatı yaşamaya mecburuz. (Ki çalışma saatlerine göre ben şanslı kişilerden sayılırım.)
Şimdiye kadar 3 farklı firmada çalıştım. 3 ünde de tek bir ortak yan vardı. Yönetimsel eksiklik. Şuanda dışarıdan gayet iyi bir izlenimi olan, kurumsal görünen bir firmada çalışıyorum. Ama işin içinde olunca görüyorsunuz o kadar çok gereksiz çalışan var ki. Yönetimsel eksiklik diyorum, çünkü yöneticilerimiz elemanını verimli kullanmayı bilmiyorlar. Ama hala yeni kişi almanın peşindeler. Benim yöneticim sürekli ikinci işiyle uğraşan, emekliliğini bekleyen ve benim ne işle uğraştığımla alakadar olmayan rahat biri. Belki çoğu kişinin hayalindeki müdürdür. Ama bu durum benim motivasyonumu mahvediyor.
Peki ideal işyeri nasıl olmalı:
Buna en güzel örnek tabiki de Google. Bu firmanın çalışanlarına sunduğu hokey pisti, basketbol sahası, bowling salonu gibi eğlence alanları, şirketi çalışması en zevkli iş yeri yapan unsurların başında geliyor.
Peki eğlenceli iş yerinden kasıt sadece bu mu? tabiki de değil. Burada eğlenceden kasıt zamanın göz açıp kapayıncaya kadar geçmesi. Bir işe kendini kaptırmak, işte aradığım özellik bu.
Mutluluk üzerine en çok araştırma yapan düşünürlerden birsi olan Mihaly Csikszentmihalyi, kardeşini gözlerken çok önemli bir saptamada bulundu: Profesör Csikszentmihalyi’nin kardeşi mineraller üzerine çalışıyordu. Bir gün kahvaltıdan hemen sonra eline bir kristal aldı ve mikroskobun başına geçerek incelemeye başladı. Bir süre sonra, çalıştığı odadaki gün ışığı azaldı, kristalin içini görmekte zorlandığını fark etti ve “Her halde bir bulut güneşi kapattı.” diye düşünüp gökyüzüne baktığında güneşin batmış olduğunu fark etti: Göz açıp kapayıncaya kadar akşam olmuştu!
Csikszentmihalyi bu durumu, “insanın kendini akışa bırakması” olarak tanımlıyor. (Flow)
Csikszentmihalyi, insanların kendilerini bir işe ,zamanı unutacak kadar-,vermeleri için, bu işin:
• Yeni bir şey tasarlamaya, keşfetmeye ve öğrenmeye fırsat tanıması,
• Kendi kişisel hedeflerinden daha büyük bir anlam içermesi,
• Kişiye hâkim olma/otonomi duygusu vermesi
• Kişinin kendisini değerli hissedeceği ve becerisini göstermesine imkan sağlaması
gerektiğini söylüyor.
Kendilerini yaptıkları işin akışına kaptıran insanların, bu işin her saniyesinden zevk aldıkları ya da her aşamasında çok eğlendikleri gibi bir çıkarım yapmak doğru olmaz. Aksine bu işlerin yapılması çok zor olabilir, ama yine de bu insanlar yaptıkları işten yoğun bir tatmin alırlar, çünkü her zorluğu aşmak onları hedefe bir adım daha yaklaştırır.
Csikszentmihalyi‘ye göre Akış, ruh ve bedenin bir bütün oluşturduğu, zaman ve mekan algısının bulanıklaştığı, çok özel bir şeyler yaratıldığı duygusunun hakim olduğu, müthiş bir içsel tatmin duyulan anlardır.
Daniel Pink, insanların “ işin kontrolünü ellerinde tutukları, yaptıkları işte ustalık kazandıkları ve çalıştıkları ortamdaanlam buldukları” takdirde yaptıkları işe bağlandıklarını söylüyor.
Maalesef birçok işletme, çalışanlarda bu olumlu duyguları yaratamıyor. “Pazartesi sendromu” denen ruh durumu, negatif enerji yüklü bir ortama girme korkusundan başka bir şey değildir.
Umarım bir gün şevkle çalışacağım, bu tanımlara uyan süper firmaların birinde bir iş bulabilirim. Bu tür firmaların Türkiye koşulları içerisinde sayılarının ne kadar az olduğunu düşününce olasılık oldukça azalıyor tabi.
Hayat kötü bir işte çalışmak için çok kısa.
(kaynak www.temelaksoy.com)
8 Temmuz 2014 Salı
Kabus Tadında Filmler
İlk ciddi yazımla tekrar karşınızdayım.
Bundan 2 yıl öncesine kadar film konusunda azcık kıttım. Film izlemeyi her zaman sevmişimdir ama hoşlanacağım tarz filmleri bulma konusunda baya kötüydüm.
Bundan 2 yıl öncesine kadar film konusunda azcık kıttım. Film izlemeyi her zaman sevmişimdir ama hoşlanacağım tarz filmleri bulma konusunda baya kötüydüm.
Bir gün çok sevdiğim bir arkadaşım (şimdi görüşmesek de onu anmış olalım:)) "beğendiğin filmin yönetmenine bak, o yönetmenin diğer filmlerini de izlemeye çalış böylece ne izleyeceğim kararsızlığından kurtulursun" diye bir tavsiyede bulundu.
Vee o günden sonra benim favori yönetmenlerim dolayısıyla favori filmlerimin sayısı otomatik artmış oldu.
Bu bölümde sizlere biraz karanlık, biraz da kafa karıştıran 2 yönetmenden ve onların birkaç filminden bahsedeceğim. Aman dikkat yağmurlu havada arka arkaya birkaç tane izlediğinizde depresyona giriyorum veyahut deliriyorum hissiyatı verebilir:)
Nudist Yahudi bir ailenin çocuğu olarak gelişiminde 'duygular, inanç ve zevk' gibi özelliklere pek yer verilmeyen Trier, sonradan kendi yaptığı açıklamalara göre; genç yaşında, sinemayı, birçok şeyi öğrenmek üzere dış dünyaya açılan bir kapı olarak gördü. Kendisine hediye edilen "Süper 8" kamera ile 11 yaşında kendi filmlerini çekmeye başladı ve lise öğrenimi boyunca bağımsız film kariyerine devam etti. (alıntı)
1- Antichrist:

Yayın tarihi: 2009
IMDB: 6,6
Oyuncular: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourgh
Süre: 104 dakika
Senaryo: Lars Von Trier
Filmi izledikten sonraki ilk tepkim Allah belamı verseydi de bu filmi izlemeseydim olmuştu. Pazar gününün olağan kasveti üzerine bu filmi izlemem iç sıkıntısı konusunda bende duble etki yarattı.
Filmden çıkarılması gereken ders: Kendimizi öyle tezlere, bitirme projelerine falan çok kaptırmıyoruz, özellikle de tarih okuyanlar bu konuda dikkatli olsunlar, delirebilirler:)
Bu arada filmin Andrei Tarkovsky’e adandığını söylemekte yarar var.
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Senaryosunu Trier’le beraber Anders Thomas Jensen’ın yazdığı film, çocuklarını kaybettikten sonra, bir orman kulübesinde olayı unutmaya çalışan bir çiftin yaşadıkları travmayı, epik bir görsel şölen eşliğinde sinemaseverlere aktarıyor. Willem Dafoe'nun bu filmdeki performansı konusunda destan yazdığını söylemek abartılı olmayacaktır. Özellikle Charlotte Gainsbourg'un da sayrıl kadın karakter rolündeki başarısı kusursuz ve filmin etkisini en üst düzeye çıkartıyor.
.jpg&container=blogger&gadget=a&rewriteMime=image%2F*)
Yayın tarihi: 25 Aralık 2013 (İspanya)
IMDB: 7,2
Oyuncular: Charlotte Gainsbourgh, Stellan Skarsgård,
Uma Thurman, Shia LaBeouf, Stacy Martin
Vee o günden sonra benim favori yönetmenlerim dolayısıyla favori filmlerimin sayısı otomatik artmış oldu.
Bu bölümde sizlere biraz karanlık, biraz da kafa karıştıran 2 yönetmenden ve onların birkaç filminden bahsedeceğim. Aman dikkat yağmurlu havada arka arkaya birkaç tane izlediğinizde depresyona giriyorum veyahut deliriyorum hissiyatı verebilir:)
Efenime söyleyim kendisinin resimden tutun müziğe kadar çok sayıda sanat dalında yeteneği bulunmakta.
1946 yılında doğan Amerikalı yönetmen filmlerinde kısık sesli gürültüler, çürümüş nesneler, bozulmuş karakterler ve polarize edilmiş karanlık dünyalar kurgulaması ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Kariyeri boyunca aykırı fikirlerini kendine özgü, nesnellikten uzak ve sembolik anlatımıyla cesurca sinema perdesine yansıtan yönetmenin özellikle 2002 sonrasındaki son dönem filmleri, fazla kişisel olmakla eleştirilmiştir.
Ne kadar doğru bilemeyeceğim ama kendisi psikolojisinin çok bozuk olduğu gerekçesiyle psikoloğa gitmiş ve psikologtan tedavi görmenin yaratıcılığını köreltebileceğini duyduğunda bu şekilde yaşamaya devam etme kararı almıştır. Zaten normal bir kisinin bu filmleri yaratması düşünülemezdi.
Bayıldığım Filmleri:
Ne kadar doğru bilemeyeceğim ama kendisi psikolojisinin çok bozuk olduğu gerekçesiyle psikoloğa gitmiş ve psikologtan tedavi görmenin yaratıcılığını köreltebileceğini duyduğunda bu şekilde yaşamaya devam etme kararı almıştır. Zaten normal bir kisinin bu filmleri yaratması düşünülemezdi.
Bayıldığım Filmleri:
1- Lost Highway (Kayıp Otoban)
Yayın tarihi: 15 Ocak 1997 (Fransa)
IMDB: 7.7
Oyuncular: Bill Pullman, Patricia Arquette, Balthazar Getty, Robert Blake
Süre: 135 dakika
Senaryo: David Lynch, Barry Gifford
Lost Highway David Lynch’in beni en çok saran filmlerinden biri. Filmin başlangıcındaki Dawid Bowie’nin I’m Deranged müziği olsun, film boyunca en hard sahnelerde çalan Rammstein müzikleri olsun beni benden almıştır. Sex ve şiddet sahneleri içeren bir film. Ayrıca filmin çok kısa bir sahnesinde Marilyn Manson’u da görmüş oluyoruz.
Paralel 2 hayat arasında geçen bir film. Üzerinde bolca düşünmeniz gerekecek:)
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Film Fred Madison'ın (Bill Pullman) diafonda "Dick Laurent öldü" sözünü duymasıyla başlar. Fred ve karısı Renee (Arquette) her sabah evlerinin önünde bir video kaset bulurlar. Video kasette eve gizlice girilmiş ve çift uyurken videoya alınmıştır. Çift, iki detektife başvurur. Bu arada bir caz müzisyeni olan Fred, karısının onu aldattığından şüphelenir. Bir partide gizemli adam ile tanışır. Gizemli adam aynı anda iki yerde olabileceğini Fred'e gösterir. Sabah, Fred yine bir video kaset bulur. Video kasette ise karısını vahşice öldürdüğünü izler. Hatırlamadığını söylemesine rağmen, idama mahkûm edilir ve hapse atılır.
2- Mulholland Drive
Yayın tarihi: 8 Ekim 2001 (Fransa, ABD)
IMDB: 8
Oyuncular: Naomi Watts, Laura Elena Harring, Justin Theroux
Süre: 147 dakika
Senaryo: David Lynch
İlk izlediğim David Lynch filmi olmasından kaynaklanan özel bir hayranlığım var bu filme. Gerçi hepsi benim bebeklerim gibi:) Yine bolbol sürreal sahneler yine bolbol kafa karışıklığı.
Filmin ana fikri: İntihar öncesi fantezi/rüya/hayal (belki de gerçek)
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Mulholland Çıkmazı (İngilizce özgün adıyla Mulholland Drive), yönetmenliğini ve senaristliğini David Lynch'in üstlendiği 2001 ABD-Fransa yapımı psikolojik gerilim türündeki film. Kara film ve sürrealizmden ögeler sunan filmin başrollerinde Naomi Watts, Laura Elena Harring ve Justin Theroux yer alır. Film, Los Angeles'a gelen ve şehirde kaldığı halasının evinde hafızasını kaybedip saklanan Rita ile karşılaşıp onunla arkadaş olan Betty Elms adlı gözü yukarıda olan bir oyuncunun hikâyesini anlatır. Hikâye, ilgisiz gibi görünen fakat birbirleriyle bağlantılı vinyetler, çeşitli sürreal sahne ve imgeler içerir.
3- Eraserhead

Yayın tarihi: 15 Ocak 1997 (Fransa)
IMDB: 7.7
Oyuncular: Bill Pullman, Patricia Arquette, Balthazar Getty, Robert Blake
Süre: 135 dakika
Senaryo: David Lynch, Barry Gifford
Lost Highway David Lynch’in beni en çok saran filmlerinden biri. Filmin başlangıcındaki Dawid Bowie’nin I’m Deranged müziği olsun, film boyunca en hard sahnelerde çalan Rammstein müzikleri olsun beni benden almıştır. Sex ve şiddet sahneleri içeren bir film. Ayrıca filmin çok kısa bir sahnesinde Marilyn Manson’u da görmüş oluyoruz.
Paralel 2 hayat arasında geçen bir film. Üzerinde bolca düşünmeniz gerekecek:)
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Film Fred Madison'ın (Bill Pullman) diafonda "Dick Laurent öldü" sözünü duymasıyla başlar. Fred ve karısı Renee (Arquette) her sabah evlerinin önünde bir video kaset bulurlar. Video kasette eve gizlice girilmiş ve çift uyurken videoya alınmıştır. Çift, iki detektife başvurur. Bu arada bir caz müzisyeni olan Fred, karısının onu aldattığından şüphelenir. Bir partide gizemli adam ile tanışır. Gizemli adam aynı anda iki yerde olabileceğini Fred'e gösterir. Sabah, Fred yine bir video kaset bulur. Video kasette ise karısını vahşice öldürdüğünü izler. Hatırlamadığını söylemesine rağmen, idama mahkûm edilir ve hapse atılır.
Yayın tarihi: 8 Ekim 2001 (Fransa, ABD)
IMDB: 8
Oyuncular: Naomi Watts, Laura Elena Harring, Justin Theroux
Süre: 147 dakika
Senaryo: David Lynch
İlk izlediğim David Lynch filmi olmasından kaynaklanan özel bir hayranlığım var bu filme. Gerçi hepsi benim bebeklerim gibi:) Yine bolbol sürreal sahneler yine bolbol kafa karışıklığı.
Filmin ana fikri: İntihar öncesi fantezi/rüya/hayal (belki de gerçek)
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Mulholland Çıkmazı (İngilizce özgün adıyla Mulholland Drive), yönetmenliğini ve senaristliğini David Lynch'in üstlendiği 2001 ABD-Fransa yapımı psikolojik gerilim türündeki film. Kara film ve sürrealizmden ögeler sunan filmin başrollerinde Naomi Watts, Laura Elena Harring ve Justin Theroux yer alır. Film, Los Angeles'a gelen ve şehirde kaldığı halasının evinde hafızasını kaybedip saklanan Rita ile karşılaşıp onunla arkadaş olan Betty Elms adlı gözü yukarıda olan bir oyuncunun hikâyesini anlatır. Hikâye, ilgisiz gibi görünen fakat birbirleriyle bağlantılı vinyetler, çeşitli sürreal sahne ve imgeler içerir.
3- Eraserhead

Yayın tarihi: 1 Ocak 1977 (ABD)
IMDB: 7.4
Oyuncular: Jack Nance, Charlotte Stewart, Judith Roberts
Süre: 109 dakika
Senaryo: David Lynch
David Lynch diyip de bu filmden bahsetmemek olmazdı. Film yönetmenin en rahatsız edici filmlerinden. Kendisi David Lynch’in ilk uzun metrajlı filmi olma özelliği taşımaktadır. Bu filmin David Lynch’in sevgilisiyle bir dönem yaşadıkları problemlerden esinlenerek çekildiği söyleniyor. Böyle düşünülmesinin sebeplerinden biri başroldeki Henry karakterinin saçının David Lynch saçına tıpatıp benzemesi olabilir.
IMDB: 7.4
Oyuncular: Jack Nance, Charlotte Stewart, Judith Roberts
Süre: 109 dakika
Senaryo: David Lynch
David Lynch diyip de bu filmden bahsetmemek olmazdı. Film yönetmenin en rahatsız edici filmlerinden. Kendisi David Lynch’in ilk uzun metrajlı filmi olma özelliği taşımaktadır. Bu filmin David Lynch’in sevgilisiyle bir dönem yaşadıkları problemlerden esinlenerek çekildiği söyleniyor. Böyle düşünülmesinin sebeplerinden biri başroldeki Henry karakterinin saçının David Lynch saçına tıpatıp benzemesi olabilir.
Konusu kısaca şöyle:
Kahramanımız Henry’nin kız arkadaşı istenmeyen bir bebek dünyaya getirmiştir. Bebeğin rahatsız edici görüntüsü ve Henry’nin ondan kurtulmak isterken yaşadığı içsel hesaplaşmasını izleyeceksiniz.
Baya kısa oldu:)
Lars Von Trier

Kahramanımız Henry’nin kız arkadaşı istenmeyen bir bebek dünyaya getirmiştir. Bebeğin rahatsız edici görüntüsü ve Henry’nin ondan kurtulmak isterken yaşadığı içsel hesaplaşmasını izleyeceksiniz.
Baya kısa oldu:)
Lars Von Trier

Tatlı psikopatlardan bi abimiz de Lars Von Triers. 1956 Danimarka doğumlu yönetmen değişik ve iddaalı söylemlerle de sıkça gündeme gelmektedir.
Nudist Yahudi bir ailenin çocuğu olarak gelişiminde 'duygular, inanç ve zevk' gibi özelliklere pek yer verilmeyen Trier, sonradan kendi yaptığı açıklamalara göre; genç yaşında, sinemayı, birçok şeyi öğrenmek üzere dış dünyaya açılan bir kapı olarak gördü. Kendisine hediye edilen "Süper 8" kamera ile 11 yaşında kendi filmlerini çekmeye başladı ve lise öğrenimi boyunca bağımsız film kariyerine devam etti. (alıntı)
1- Antichrist:

Yayın tarihi: 2009
IMDB: 6,6
Oyuncular: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourgh
Süre: 104 dakika
Senaryo: Lars Von Trier
Filmi izledikten sonraki ilk tepkim Allah belamı verseydi de bu filmi izlemeseydim olmuştu. Pazar gününün olağan kasveti üzerine bu filmi izlemem iç sıkıntısı konusunda bende duble etki yarattı.
Filmden çıkarılması gereken ders: Kendimizi öyle tezlere, bitirme projelerine falan çok kaptırmıyoruz, özellikle de tarih okuyanlar bu konuda dikkatli olsunlar, delirebilirler:)
Bu arada filmin Andrei Tarkovsky’e adandığını söylemekte yarar var.
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Senaryosunu Trier’le beraber Anders Thomas Jensen’ın yazdığı film, çocuklarını kaybettikten sonra, bir orman kulübesinde olayı unutmaya çalışan bir çiftin yaşadıkları travmayı, epik bir görsel şölen eşliğinde sinemaseverlere aktarıyor. Willem Dafoe'nun bu filmdeki performansı konusunda destan yazdığını söylemek abartılı olmayacaktır. Özellikle Charlotte Gainsbourg'un da sayrıl kadın karakter rolündeki başarısı kusursuz ve filmin etkisini en üst düzeye çıkartıyor.
2- Nymphomaniac:
.jpg&container=blogger&gadget=a&rewriteMime=image%2F*)
Yayın tarihi: 25 Aralık 2013 (İspanya)
IMDB: 7,2
Oyuncular: Charlotte Gainsbourgh, Stellan Skarsgård,
Uma Thurman, Shia LaBeouf, Stacy Martin
Süre: 145 dakika
Senaryo: Lars Von Trier
Danimarkalı yönetmeni sanıyorum çoğu insan son sansasyonel filmi Nymphomaniac sayesinde tanımıştır. Biliyorsunuz bu film IF bağımsız filmler festivalinde gösterildi. Fakat sinemalarda maalesef sansüre takılarak gösterime girememişti. Evet, filmde çok açık sex sahneleri bulunuyor. Fakat bu sahneler filmin içerisinde öyle işlenmiş ki izlerken bünyede kesinlikle rahatsızlık uyandırmıyor. Diğer filmlerine nazaran oldukça sürükleyici bir film 5 saati hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz.
Filmin içerisinde bol bol ilgi çekici diyalog ve zıtlık bulacaksınız. Filmdeki baş kahraman hatunun odadaki imgelerden yola çıkarak hikâyelerine başlaması çok hoş ve hasta olunası bir detay.
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Nemfomanyak bir kadın olan Joe'yu merkezine alan film, baş karakterinin doğumundan 50 yaşına kadar olan hayatına, özellikle de cinsel serüvenlerine odaklanıyor. Soğuk bir kış gecesi yakışıklı bir bekar olan Seligman, yolda dövülmüş halde Joe'yu bulur. Onu evine getirip, yaralarını sarar. Joe bu adamın evinde dinlenirken kendi hikayesini de anlatmaya başlar.
İYİ SEYİRLER:)
Senaryo: Lars Von Trier
Danimarkalı yönetmeni sanıyorum çoğu insan son sansasyonel filmi Nymphomaniac sayesinde tanımıştır. Biliyorsunuz bu film IF bağımsız filmler festivalinde gösterildi. Fakat sinemalarda maalesef sansüre takılarak gösterime girememişti. Evet, filmde çok açık sex sahneleri bulunuyor. Fakat bu sahneler filmin içerisinde öyle işlenmiş ki izlerken bünyede kesinlikle rahatsızlık uyandırmıyor. Diğer filmlerine nazaran oldukça sürükleyici bir film 5 saati hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz.
Filmin içerisinde bol bol ilgi çekici diyalog ve zıtlık bulacaksınız. Filmdeki baş kahraman hatunun odadaki imgelerden yola çıkarak hikâyelerine başlaması çok hoş ve hasta olunası bir detay.
Konusu kısaca şöyle: (alıntı)
Nemfomanyak bir kadın olan Joe'yu merkezine alan film, baş karakterinin doğumundan 50 yaşına kadar olan hayatına, özellikle de cinsel serüvenlerine odaklanıyor. Soğuk bir kış gecesi yakışıklı bir bekar olan Seligman, yolda dövülmüş halde Joe'yu bulur. Onu evine getirip, yaralarını sarar. Joe bu adamın evinde dinlenirken kendi hikayesini de anlatmaya başlar.
İYİ SEYİRLER:)
Etiketler:
David Lynch,
film,
Kültür,
Lars Von Trier,
Sanat
7 Temmuz 2014 Pazartesi
Hoşgeldim Yazısı
Herkese selamlar.
Ben B. Tahmin edildiği üzere kod adim bas harfim. İşte böyle de yaratıcı bir kişiliğe sahibim:)
Bu blogu neden açtım?
Bir nevi özel alan yaratma ve paylaşma isteği diyebilirim. O değil de çok sıkıcı bir işim var, arada burada takılıp kaçış yolu sağlamak istiyorum.
Paylaşımlarım çok kısa sürede başlayacak. Takipte kalın:)
(Hoşgeldiniz fotom temsilidir Seda Bacımdan esinlendim.)
Ben B. Tahmin edildiği üzere kod adim bas harfim. İşte böyle de yaratıcı bir kişiliğe sahibim:)
Bu blogu neden açtım?
Bir nevi özel alan yaratma ve paylaşma isteği diyebilirim. O değil de çok sıkıcı bir işim var, arada burada takılıp kaçış yolu sağlamak istiyorum.
Paylaşımlarım çok kısa sürede başlayacak. Takipte kalın:)
(Hoşgeldiniz fotom temsilidir Seda Bacımdan esinlendim.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















