26 Ocak 2016 Salı

İstenilen Gerçekliğin Frekansına Uyumlanmak


Hepimiz potansiyel süper kahramanlarız.

Çok klişedir her kişisel gelişim kitabında yazar.

"Bir şeyi çok istemeniz onun gerçekleşmesi için yeterlidir."

Afilli versiyonu:

"“Her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir. Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda artık yapacak bir şey yoktur. O gerçeklik size ait olur. Bundan başka bir yol yoktur. Bu felsefe değildir. Bu fiziktir!” Albert Einstein

Her gün binlerce düşünceler geçer kafamızdan- ki bu düşüncelerin %95'i bir önceki gün düşündüklerimizle hemen hemen aynı imiş.- Bu düşünceleri kontrol etmek ise gerçek hazzın anahtarı.

Devamlı Allah'ım hayat bok gibi deme, bok gibi olur.

Amma şansızım deme, başına gelmeyen şey kalmaz.

Kendime not:  İSTENİLEN HAYATI YAŞAMAK MÜMKÜN! Napalım kaderim böyle deyip kabullenme, geleceğin bir yerlerde yazılı değil onu sen şekillendiriyorsun.

Bu durum kesinlikle felsefe ya da kişisel gelişim zırvalığı değil. Tamamen bilimsel olarak kanıtlanmış bir kanun var. "Rezonans Kanunu"

Peki nedir bu Rezonans Kanunu?

Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.

Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.

Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.

Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.

Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.

Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.

İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir. Pierre Franckh


Uzun yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınız aklınıza geliyor, bir de bakmışsınız ki birkaç gün sonra bu arkadaşınız yolda karşınıza çıkıvermiş.

Bu gücün farkında olarak yaşamanın, insanın yaşam kalitesini yükselttiği kanısındayım.

Tabi istenilen şeyin mantıkla değil de kalpten istenmesi önemli. Kalbin sadece kan pompalama görevi olmadığı yıllar önce ispatlandı. Kalbin yaydığı magnetik ve elektriksel alan beynin yaydığından kat be kat fazla. Herkesin hayatında birçok kez çok yoğun duygular yaşadığı bir an olmuştur. Melankoliden etlerin mi parçalanıyor hemen isteğine odaklan, işe yarıyor test ettim. Bu aralar bunu yapamıyorum çünkü hayatın rutinine kaptırdım yine kendimi, robotlaştım hissizleştim.
Bu aralar yine kendimle baş başa kalıp duygu yoğunluğu yaşamaya ihtiyacım var bu yazı ona aracı olacak, hissediyorum.

Rezonans kanunu örneklerini ben de yaşadım Depeche Mode'u İstanbul'a sokmayan kişi benim:)

Başka bir zaman sevgilim kapalı cezaevinde 4.ayındayken o bahsettiğim yoğun duygu boşalmasını yaşadım. Ertesi gün şiş gözlerle iş yerine gittiğimde karşıma çıkan haber çok manidardı.

"Örtülü af geliyor" Özetle açık cezaevine 4 ay önce geçme hakkı kazanmıştı ve 2 gün sonra şuan eve gidiyorum diye telefon etmişti.

Valla siz diyin kader ben diyim rezonans:)

Haydi görüştük:)


26 Kasım 2015 Perşembe

Hayat, Sen Planlar Yaparken Tanrı'nın Seninle Dalga Geçmesiymiş


























2015 yılının başlarında yapacağım işlerden bahsedip kendime hedefler belirlemiştim: http://selambenb.blogspot.com.tr/2015/01/2015-yl-hedeflerim.html

Nasıl da heveslenmiştim bu yazıyı yazdığımda, yüzümde nedensiz bir gülümseme içimde bir sıcaklık oluşmuştu.

Bu yazımda bu hedeflerimin gerçekleşme durumu ne alemde, bunları inceleyeceğiz. Çünkü PUKO döngüsünün 3. adımı olan "Kontrol Et" adımı bunu gerektirir:)

İlk Maddemiz Yoga idi. "Haftada en az 3 kez Yoga yap, bol bol araştır ve yoga videolarını izle. Yaza ödülün var. Olymposta Yoga yapmak." Bok.

Bunu yazdıktan yaklaşık 2 ay sonra her şey ile olduğu gibi Yogayla da ilişiğimi kestim. Hayatımda bir kriz dönemi başladı, krizi fırsata çevirerek 4 kilo verdim Yoga da neymiş dedim.
Geçen hafta tekrar başladım orası ayrı mevzu. Yanı bu hedef 2016 yılında aynen devam edecek. Olympos kısmına hiç girmeyelim, bırak Olymposta Yoga yapma fantezilerini, Eylül başında yaptığım 4 günlük tatil için kendimi şanslı saydım. Dolayısıyla Olympos planları da başka zamana sarktı. Hatta bu kısmı daha yakın bir yer olan Fethiye ile değiştirebilirim bile.

 "Kitap: Her ay en az 1 kitap bitir." 11 ayda 5 kitap bitirdim 6. bitmek üzere, yani hedefimin %50sine ulaşabildim. Okunacak kitaplar birikti bu hedef de hüsranla sonuçlanarak bir sonraki yıla ertelendi.

"Film: İzlenmesi gereken filmler listesi yap ve 2015 yılı içerisinde hepsini izle." izlenecek filmlerle sınırlandırmadım kendimi, hem bu listeden hem rastgele seçimlerle film yelpazeme yenilerini kattım. Sanırım ulaştığım tek hedef.

"Tiyatro: 2015 yılı içerisinde en az 6 oyun izle." O gazla yılın başında sadece bir oyuna gittim. "Leyla'nın Evi".

"Aile: En az 2 ayda 1 aileni ziyarete Aydın'a git." Aydın'a çok sık gitmedim ama annemleri her ay en az 1 kez görmüşümdür, bu hedefte ok.

"İyilik: Bu konuya odaklan. Huzur evini ziyaret, çocuk yurdundaki kimsesiz çocuklara oyuncaklarla ziyaret ya da maddiyat yönünden birilerine yardım ederek ruhu doyuracak şeyler düşün ve uygula." İyilik namına yolda yürürken yaşlıların koluna girmek gibi küçük şeyler dışında başka hiçbir şey yapmadım. Ama bu konu kesinlikle odaklanmam gereken bir durum. En azından düzenli para yardımı kesinlikle yapılmalı.

"Hobi: Yağlı boya yapmaya yeniden başla. 2015' te kendimden en az 4 tablo istiyorum. Sevdiklerine hediye et, başta annene." Yağlı boya alet edevat eksikliğinden hep bir kenara itildi. Sadece kağıda dandik bir şeyler çiziktirdim işte. Bu da sayılmaz.

"Yeni hobi edin: Ayda 1 pazar Dünya mutfaklarından yemekler yapmayı dene, zehirlenme pahasına da olsa sevdiklerine güzel sofralar hazırla." Burada okuyunca böyle bir hedefim olduğunu hatırladım o derece.

"Rüyalarını yönetmeyi öğren: Rüyalarını hatırlamaya çalış, beynini zorla. Rüyalarını not almaya başla." Not almasam da ilginç olan rüyalarımı paylaşarak beynimde tutabildim. Kediyle konuştuğum ıssız ve fırtınalı ada rüyamı ömrüm boyunca unutmayacağım. Vlademir Putin'in özel uçağıyla Foçaya gittiğim rüyayı da keza öyle...Hele hele Vlademirin "gel gel atla demesi"ve benim de oley uçağı beleşe getirdik demem.
Bu rüya yönetme konusu çok ayrı ve derin bir mevzu, gerekli mi bilemedim o yüzden bu hedefimi askıya alıyorum, çok daha önemli şeyler var bence.

"Doğayı sev: Çöplerini ayırarak atmaya başla ve 2015 yılı içerisinde en az 6 ağaç dik." Off çok güzel hedefmiş be, en çok bu hedefi gerçekleştiremediğime üzüldüm:(

"Her yıl yeni bir yer gör." Karaburun sayılır mı?

Olmadı be B. hayatındaki kriz dönemini bahane olarak kullanarak hepsini salladın. İçinde yeni bir yıl hedeflerini oluşturacak heves bırakmadın:(

Yine de 2016 yılı hedeflerim üzerine kafa yoracağım.

Çünkü lüzumsuz işler müdürü olmak bunu gerektirir.


23 Ekim 2015 Cuma

Hayaller Arıyorum


Ne yazacağımı bilmeden geçtim bilgisayarın karşısına. İlk olarak eski yazılarımı okudum. Yazma konusunda her zaman beceriksiz ve -kitap okumama alışkanlığından mütevellit- yetersiz olduğumu düşünen ben, ilk kez vay hiç de fena olmamış lafını duydu kendinden.

Başkasının hiç de ilgisinin çekmeyeceği önemsiz şeyler yazıyorum. Tamamen kişisel, günlükvari. Herhangi bir sanat değeri yok, tecrübe paylaşımı yok, moda ya da trendlere dair bir şeyler yok, kendin yap projeleri yok. Bazen beğenilmeme, gereksiz yere yazma düşüncesi kaplasa da içimi, sonradan neden blog yazmaya başladığımı hatırlatıyorum kendime. Çok tık alıp para kazanmak mıydı amaç? Tamam itiraf ediyorum bir dönem bu kaygıyı gütmüş olabilirim ama şuan olay çok başka bir yöne kaydı. Amacım elektronik ortamda günlük tutmak. Bazen biraz da iş kafasından uzaklaşmak, rahatlamak. Ama nedense bunu anonim olarak insanlarla da paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Günümüz teknolojisi sanırım bizi, yaptıklarımızı paylaşma zorunluluğuna itti. Aslına bakarsan SANANE BENDEN. Bu durum içimize işlemiş. Bloğumu dışarı aktarmam sanırım bu yüzden. Belki ilerde kapatırım ama henüz hazır hissetmiyorum kendimi:)

Bende durumlar aynı, monoton. Yine bekleyişlerdeyim. Beklemelerimin ardı arkası kesilemedi henüz kaç aydır hala bekliyorum. Bu bekleyiş bana sabretmeyi öğretti. Onun dışında yine her gün bir yeni fikir geliyor aklıma, sonra mantıksız geliyor üstünü örtüyorum. Yine yeni heveslere kapıldım. Gitar aldım. Raketimi tozlu raflardan indirdim. Sanırım hastayım. Ne yapacağını bilmeyen kaybolmuş biri gibiyim. İçimde devamlı bir istek, arzu ama neye karşı hiç bir fikrim yok. İşin kötüsü hevesler saman alevi gibi. Birden harlıyor sonra sönüveriyor. Ne istediğimi bilmiyorum, bilsem gerçekleştireceğime adım gibi eminim. Sanırım küçük heveslerim, ne istediğimi bulabilme arzusundan. En azından ne istemediğimi biliyorum. Yıllarca bu şekilde sabah 8:00-akşam 18:00 çalışmamak.

Neyse yahu hayırlısı be gülüm.


8 Eylül 2015 Salı

Yine Eylül Yine Tatil Stayla

Selam

Geçen sene gerçekleştirdiğim, anlata anlata bitiremediğim muhteşem Antalya tatili üzerinden hemen hemen 1 yıl geçmiş. Eylülde tatili bir ritüel haline getirmek istememe rağmen bu sene bu ritüeli yaşadığım olaylar dolayısıyla askıya almıştım.

Ta ki geçen haftaya kadar:)

Geçen hafta aniden böyle bir şey gelmişti başıma:

http://selambenb.blogspot.com.tr/2015/08/hayat-bana-saka-yaptm-dedi.html

Bu haberin akabinde 2-3 gün sonra beklenen telefon geldi:

"Üzülme baba yak bi cugara"

Erkek arkadaşımın açık cezaya sevki çıkmıştı bile.

"Taksideyim eve gidiyorum akşama teslim olacağım dedi."

Hiç bilmeyenler bunun nesine seviniyorsun diye düşünebilirler. Şöyle tarif edeyim. En yakının ceza evinde, hiç bir şekilde görüşemiyorsun, haber alamıyorsun. Öldü mü kaldı mı hasta mı bilmiyorsun, nasıl olduğunu öğrenebilmen için 1 hafta beklemen gerekiyor. Perşembe günleri sadece 10 dakikalık bir telefon görüşmen var, bıdır bıdır konuşarak anca avukattan haberleri aktarabiliyorsun. Nasıl, ne yapıyor soramadan telefon kapanıyor yüzüne. Çünkü süren doldu.

Hal böyleyken, aklında böyle bir şey yokken ondan gelen telefonun tarifi imkansız. İş umurunda olmuyor, para da öyle, atlayıp taksiye yanına gidiyorsun. Çünkü sadece akşama kadar vaktin var.

Yüzü cıvıl cıvıl anılarını anlattıkça anlatıyor, ev kalabalık, duyan gelmiş, herkes kahkaha atıyor olanlara. Aslında anlatılanlar trajik şeyler ama yanında ya, eğlenceli geliyor herkese. Su gibi akıyor zaman, saatler geçtikçe durgunluk çöküyor herkese. Aydınlıktan karanlığa geçiş gibi, birkaç saat farkla en zıt duygular çarpışmış. Tekrar gidiyor...

İçimiz buruk ama heyecanlıyız, iznim var 4 gün demiş, en iyi şekilde değerlendirmeliyiz diyerek planlar yapılıyor. Hem yakın hem ekonomik olmalı. Sakin yer istiyorum kafamı dinlemeye ihtiyacım var diyor. Gidilecek yer kararlaştırılıyor: KARABURUN

Bu seneki ritüelim sürpriz yaptı bana. Ya saçmalama dedim, sen ritüelsin, monoton olman lazım ne bu aksiyonlar dedim. Akabinde Karaburun tatilimiz başladı.

Karşıyaka'dan İzban ile Halkapınar'a oradan metro aktarmayla Fahrettin Altay'a geçtik. Karaburun dolmuşu hemen kalktı ve yaklaşık 1 buçuk saat sonra oradaydık. Yol fazla virajlı ama keyifli, doğal güzelliği fazla.

Hafta içi olduğu için kalacak yer bulması sorun olmaz diyerek kalma işini gittiğimizde hallettik. Belki çok dolaşmadığımız için bilmiyorum ama bana fiyatlar biraz pahalı geldi. Yani Karaburun da biz tüketiciler yüzünden oldukça şımarmış, gaza gelmiş. Geleceğin Çesme'si olma yolunda ilk adımlarını atmış.

Apart Otel Number One oteli seçtik.

Odalar 2 katlı, asma katta çift kişilik yatak ve yatak odası var. Aşağıda mutfak, kanepe ve portatif yatak... Zorlasan 4 kişi kalırsın zaten nitekim son gün onu da yaptık:)

Denize İncirlikoyda girdik genellikle. Çünkü şezlongları ve koyu gölgelik ağaçlarıyla çok konforlu bir yer. Beach Club gibi ama bangır bangır müziksiz ve giriş ücretsiz. Sadece şezlonga paralı veriliyor ve belediyeye ait bir tesis.
Denizi zaten süper onun için söylenecek söz yok.

İşte böyle bir yer:


Akşam yemeği tercihimizi ilk gece Deniz Kızı Restorandan yana kullandık. Balık taze ve güzel pişmişti ama mezeler tam bir fiyaskoydu. Kalamar lastik gibiydi ve pişmemişti. Bizi cezbeden hemen deniz kıyısındaki masanın boş olması ve kırmızı sandalyeleri olmuştu.

Son gecemizde İskele Restoranı tercih ettik. Mezeler 2 TL daha pahalı ama hem çeşit olarak hem lezzet olarak Deniz Kızıyla kıyaslanamaz bile. Kalamarı da 10 numaraydı.

Karaburun'un en çok sakinliği, doğal güzelliği ve denizi hoşumuza gitti. Akvaryum gibi denizinde saatlerce yüzdük. Manzaraya daldık ses çıkarmadan. Terapi etkisi yaratan doğa bizi iyileştirdi yaşadığımız olayların ağırlığını hafifletti.






Tez zamanda yine gidebilmeyi diliyorum.


25 Ağustos 2015 Salı

Hayat bana "Şaka Yaptım" dedi



Selamlar,

Çok enerjik bir B. var şu an karşınızda.

Dün pazartesi sendromu içerisinde kıvranırken bir haber ile karşılaştım.


ŞOK HABER!

ÖRTÜLÜ AF GELİYOR.

İlk olarak bu şok haberin "Cem Uzan'a Hapis Şok'u" tadında dandik bir haber olduğundan şüphe etsem de heyecanlanmadan duramadım.

Haberi açtığımda heyecanımın çok yerinde olduğunu anladım.

Aynen şöyle:

Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmelik değişikliği ile hükümlülerin kapalı cezaevinden açık ceza evine geçiş süresi yarı yarıya indirildi. Yönetmeliğin önceki halinde cezalarının 5’te 1’ini iyi halli olarak çeken hükümlülerin açık cezaevine geçişi öngörülürken değişiklikle bu oran 10’da 1 olarak düzenlendi. Açık ceza evinde 6 ay kalan hükümlülerin şartlı tahliye tarihine 1 yıl kala erken tahliye olabileceklerine ilişkin 2012’de yürürlüğe giren “örtülü af” düzenlemesi ile birlikte değerlendirildiğinde örtülü aftaki ceza indirimleri artmış oldu.

C'mooooonnnnnnnnnnnnnnnnn!!!!

Son zamanlarda aldığım en iyi haber. Bu habere göre erkek arkadaşımın kapalı ceza süresi 4 ay önce sona ermiş oldu. Aralıkta çıkması gereken Açık ceza evine şimdi çıkacak.

Hemen ceza evini aradım, çalışmaların hafta sonunda başladığını, dosyaların incelendiğini ve sevklerin bile başladığını söylediler.

İnanamıyorum Allah'ım nasıl bir hediyedir bu. Bir gün öncesinde ceza evinin çevresinde dolanıp avludan gelen sesleri dinleyip ağlarken, ertesi gün böyle bir haberle havalara sıçradığımı görüyorum.

İşte hayat...

C'est La Vie

21 Ağustos 2015 Cuma

Korkuyorum...Düzelecek mi her şey?

Bir iç çeksem dağlar yıkılacak.

Çok sıkıldım be ciddi anlamda sıkıldım. Dönem dönem oluyorum böyle. Bazen etrafımdaki güç kalkanı birden yıkılıp savunmasız bırakıyor beni. Böyle dönemlerde yazmasam çıldırırım herhalde. Bu bulantı beni bir şeyler yapmaya itiyor nedensizce. Keşke ifade yeteneğim güçlü olsa, akıverse duygularım ama yapamıyorum. Sadece amaçsızca karalıyorum bir şeyler işte.

Hissettiğim tam anlamıyla koca bir boşluk. Beklemekten, ne olacak diye düşünmekten, kendimi tekrar etmekten çok sıkıldım.

Keşke işte olmak zorunda olmasam kalkıp gitsem yanına, şuan onu görmeye camın arkasından da olsa onunla konuşmaya o kadar çok ihtiyacım var ki...Eminim çok sevinirdi beni gördüğünde. Bugün kimsesi olmayacak yanında, ne kadar da yalnız hissedecek bir kez daha.

Her şeyi unutmaya başladı. Beyninin ona oynadığı bir oyun, belki de yaşadığı travmadan korunma amaçlı bilinçsizce yapılan bir eylem bilmiyorum ama önemli önemsiz her şeyi unutuyor. Ruh ve fiziksel sağlığından o kadar endişeliyim ki... Çıktığında eskisi gibi olabilecek mi, gülebilecek mi yine, eğlenebilecek mi?

İşte böyle boktan bir ülkedeyiz. Bir genç nasıl kaybedilir, nasıl harcanır onu görüyoruz. Ülkede insana verilen değer zaten ortada. Her gün karşılaştığımız iş kazaları, terör... buna bir örnek değil mi zaten? Gelişmiş ülkelerde, yaptığın kavganın sonucunda ortaya çıkan basit yaralamanın cezası senin öfke problemini yenmeni sağlayacak tedavilerin zorunlu kılınmasıdır ya da seni sosyal sorumluluk projelerinde görevli olarak çalıştırırlar ki kişi topluma kazandırılsın. Peki bizim gibi bir türlü gelişemeyen ülkeler ne yapıyor? Bir sinir anında ben de dahil hemen hemen herkesin yapabileceği hatalara karşılık kişide travma etkisi yaratacak bir ceza olan hapis cezası vererek yeni suç makineleri yaratıyor. Bir araştırmaya göre hapis yatan mahkumların %80'ini daha önce de hapse girmiş kişiler. Buradan da hapis cezasının ne kadar caydırıcılığı olduğunu görmüş bulunuyoruz.

Erkek arkadaşımla son görüşmemde bana dediği laf şu "Burada benim dışımda ilk kez hapis cezası almış başka kişi yok, benim dışımdaki herkes birer suç makinesi. Dışarı çıktığımda içeride kurduğum bütün dostlukları unutmak istiyorum, korkuyorum... Buradan çıkan bir kişinin suç işlemesi o kadar basit ve doğal ki...Böyle bir kişiye dönüşmekten korkuyorum. İçimde büyüyen kinden, nefretten ve bana yaptırabileceklerinden korkuyorum... "

Fikir sizin? Kişinin böyle bir travmayı atlatması sizce ne kadar kolay?

Şimdi ön yargılarınızı yavaşça elinizden bırakın ve biraz olsun empati yapın bakalım bana hak verecek misiniz?


13 Ağustos 2015 Perşembe

Çalışma Mahkumiyeti



Çok sinirliyim çok.

Daha önce de yazmıştım bambaşka bir iş hayal ederken (http://selambenb.blogspot.com.tr/2014/07/hayalimdeki-is-hayat.html) çalıştığım iş yeri resmen benim düşünceme muhalif bir şekilde kararlar alarak motivasyon düşürme çalışmaları yapıyor.

Yıl olmuş 2015 bizim iş yerinde "odanızda çay var çay içmeye kamelyaya çıkıp durmayın" yasağı geldi. Bence işi garantiye alalım sabah 8'de fabrika müdürümüz bizi odaya kilitlesin, akşam 18:00'de serbest bıraksın.


Bu nasıl bir memuriyet kafasıdır yahu, kaldı mı böyle yönetim anlayışına sahip başka bir yer?

Bir firma tanıyorum sabah açık büfe kahvaltı ortamı yaratıp akşamüstü 17:00'de meyve ikram eden. Onun dışında aynı firma bu saatlerde kek, pasta türü şeylerle çay partisi düzenleniyor.

Başka bir firma tanıyorum, insanlar sabahtan işe istedikleri saatte gelebiliyorlar balığa çıktıkları için. Kimse onlara 2-3 saatin lafını yapmıyor çünkü o insanlar bazen işlerini bitirebilmek adına daha geç saatlerde çıkabiliyorlar. Çünkü esnek çalışma saati diye bir şey var ve herkes sorumluluklarının farkında. Kimse mesaiye kal dendiği için kalmıyor sadece işini bitirebilmek adına geç çıkıyor. Dolayısıyla işleri yoğun olmadığında da geç gelmek onlar için son derece normal. Çünkü o firmalar için çalışan motivasyonu en değerli şey ve değer üreten beyaz yakanın, saatte belli adet üretmesi gereken üretim operatörüymüş mantığıyla çalışması saçma.

Bazen kendimi yarı açık ceza evinde hissediyorum. Resmen küçük Türkiye, ülkenin minyatür modeli.

Belki ekonomi ve bizim gibi çalışanlar için çok büyük bir beddua ama böyle gelişmemiş firmaların piyasadan silinmesini istiyorum, tüm kalbimle...

Bu da ahım olsun. Bir daha Türk kaynaklı firmada çalışırsam kıçımdan şırıngayla kan çeksinler emi.